Zagreb'in Ban Jelačić Meydanı'nda bir öğleden sonra, belediye binasının cephesinde dalgalanan kırmızı-beyaz-mavi bayrağa takılıp kaldığım an hâlâ aklımda. Ortadaki kırmızı-beyaz dama tahtası desenini (Hırvatlar buna "šahovnica" diyor) herkes bilir; ama tacın içindeki minik arma parçalarından birine dikkatlice baktığımda gözüme çarpan şey beni durdurdu: mavi bir zemin üzerinde, boynuzları yukarı bakan bir hilal ve üstünde altı köşeli bir yıldız. Yıllardır Türkiye'den, Balkanlar'dan, eski Osmanlı coğrafyasından geçmiş biri olarak refleksim netti: "Bu neden burada?" Döndüğümde bu soruyu bir kenara bırakmadım, kaynaktan kaynağa giderek gerçek hikâyeyi kazıdım. Sonuç, beklediğimden çok daha eski ve çok daha ilginç çıktı.
Hırvatistan Bayrağına Yakından Bakış: Aslında Ne Görüyoruz?
Önce netleştirelim: Hırvatistan'ın bugünkü resmi ulusal bayrağı, kırmızı-beyaz-mavi üç yatay şeritten oluşur ve ortasına ülkenin arması (grb) yerleştirilmiştir. Bu armanın merkezinde, 25 kırmızı ve beyaz kareden oluşan meşhur dama tahtası bulunur. Üstünde ise bir taç şeklinde sıralanmış beş küçük tarihî bölge arması yer alır: en eski Hırvatistan arması, Dubrovnik, Dalmaçya, İstriya ve Slavonya. İşte tam bu beş küçük armadan ilki –yani "en eski Hırvat arması" olarak anılan, Hırvatistan'ın kendisini temsil eden şu ilk kalkan– mavi zemin üzerinde bir hilal ve üstünde altı köşeli bir yıldız taşıyor. Yani soru aslında şu şekilde düzeltilmeli: bayrağın kendisinde değil ama üzerindeki resmi armada, oldukça küçük ama gerçek bir ay-yıldız motifi var. Bunu gördükten sonra insanın aklına ister istemez Türk bayrağı geliyor. Ama tarihe girdiğinizde iş hiç de tahmin ettiğiniz gibi çıkmıyor.
Diğer dört küçük armaya da bir göz atmakta fayda var, çünkü hepsi Hırvatistan'ın parça parça birleşen tarihini anlatıyor: Dubrovnik arması koyu mavi zemin üzerinde iki kırmızı çizgiden ibaret; Dalmaçya arması mavi zemin üzerinde üç altın taçlı leopar başı taşıyor; İstriya arması kırmızı ayaklı ve boynuzlu bir altın keçiyle simgeleniyor; Slavonya arması ise mavi zemin üzerinde iki gümüş çizgi arasında bir sansar ve üstünde altı köşeli bir yıldızdan oluşuyor. Bu beşlinin içinde hilal-yıldız ikilisini birlikte taşıyan tek arma, en baştaki Hırvatistan'ın kendi tarihî armasıdır.
Meraklısına not: bu ilk armaya bazı kaynaklarda "Hırvatistan'ın en eski arması" denmesinin nedeni de tam olarak bu 1196 tarihli sikke geleneğidir; yani ülke bu simgeyi bağımsızlığını kazandığı 1990'larda icat etmemiş, sekiz asırdır süregelen bir mirası korumuş oluyor.
Gizemli Simgenin Kökeni: 1196 Yılına Bir Yolculuk
Bu hilal-yıldız motifinin izini sürdüğümde karşıma çıkan tarih beni gerçekten şaşırttı: 1196. O dönemde henüz kral bile olmayan, Hırvatistan Dükü unvanını taşıyan Andrija II (sonradan Macaristan ve Hırvatistan Kralı II. András olacak isim), bugünkü Avusturya'daki Karintiya bölgesinin "Frizatik" (Friesach) adı verilen gümüş sikkelerine öykünerek kendi adına sikke bastırıyor. Bu sikkelerin ön yüzünde, boynuzları yukarı dönük bir hilal ve üzerinde altı köşeli bir yıldız –Hırvat halk geleneğinde "Danica", yani sabah yıldızı– yer alıyor; kenarında da "ANDREAS D(ux) CR(oatiae)" yazısı okunuyor. Yüzyıllar içinde bu sikke motifi Hırvatistan'ı simgeleyen bir heraldik işarete dönüşüyor ve bugün hâlâ ülke arması içinde, en eski bölge olarak, yaşamaya devam ediyor.
Peki Bu Tarih Neden Önemli?
Çünkü 1196, Osmanlı Devleti'nin henüz kurulmadığı, Osmanlıların Balkanlar'da adının bile geçmediği bir dönem. Osmanlı orduları bugünkü Hırvatistan topraklarına ciddi biçimde ancak 1493'teki Krbava Meydanı Muharebesi'yle giriyor; yani aradaki fark neredeyse üç asır. Bir simgenin, henüz var olmayan bir devletten "ödünç alınması" mantıken imkânsız. Dolayısıyla bu ay-yıldızın kaynağı Osmanlı ya da genel anlamda İslam dünyası değil; Orta Çağ Avrupası'nın kendi nümismatik ve heraldik geleneği. Zaten hilal ile yıldızın bir arada kullanılması, İslam öncesinden beri Bizans başta olmak üzere Akdeniz havzasının pek çok kültüründe rastlanan, gök cisimlerine dayanan çok daha eski ve evrensel bir görsel dildi; zamanla farklı halklar bu motifi kendi bayrak ve armalarına farklı anlamlarla taşıdı.
Üstelik bu, tek başına Hırvatistan'a özgü bir tesadüf de değil. Hilal ve yıldızın bir arada kullanımı, İslamiyet'ten çok önce Bizans İmparatorluğu'nun başkenti Konstantinopolis'in simgeleri arasında zaten vardı; şehir sikkelerinde ve daha sonra Ortodoks ikonografisinde de karşımıza çıkıyor. Orta Çağ Avrupası'nda pek çok kent ve hanedan, gök cisimlerini kutsallık, koruma ya da zafer simgesi olarak kullandı; bazı Orta Avrupa asil aileleri ise sonraki yüzyıllarda, Osmanlı'ya karşı kazandıkları savaşların anısına, ele geçirdikleri sancaklardaki hilal motifini kendi armalarına bir "ganimet" ya da zafer işareti olarak ekledi. Yani hilal-yıldız ikilisini görünce aklımıza doğrudan "Türk" ya da "İslam" simgesi gelmesi, aslında modern bir kısayoldan ibaret; sembolün kendisi çok daha eski, çok daha geniş bir coğrafyanın ortak mirası.
Öyleyse Bu Motifin Türklerle Hiç mi İlgisi Yok?
Doğrudan bir "ödünç alma" ya da "akrabalık" ilişkisi yok; ama Hırvatistan ile Türkler arasındaki gerçek ve çok daha çarpıcı bir bağ, tam da bu simgenin ortaya çıkışından üç yüzyıl sonra, savaş meydanlarında yazıldı. Hırvat topraklarının bugünkü haritada bu kadar küçük ve parçalı görünmesinin nedenlerinden biri de bu dönemdir. 1493'teki Krbava Meydanı Muharebesi'yle başlayıp 1593'teki Sisak Muharebesi'ne kadar süren ve tarihçilerin "Yüz Yıllık Hırvat-Osmanlı Savaşı" olarak andığı süreçte, Hırvatistan-Macaristan Krallığı Adriyatik kıyısındaki topraklarının büyük bölümünü Osmanlı'ya kaybetti. Bu uzun mücadele döneminde bugün Hırvatistan'ın önemli bir kısmında hâlâ izleri görülen "Hırvat Askerî Sınır Bölgesi" (Vojna krajina) kuruldu; Habsburg İmparatorluğu, Osmanlı akınlarına karşı adeta canlı bir tampon bölge oluşturdu.
Zrinski ve Sigetvar'ın Efsanesi
Bu dönemin en bilinen kahramanlarından biri, Hırvat-Macar asilzadesi Nikola Zrinski'dir. 1566'da, çoğunluğu Hırvat askerlerden oluşan yaklaşık 2.300-2.500 kişilik bir garnizonla, Kanuni Sultan Süleyman komutasındaki 100 binin üzerinde askerden oluşan Osmanlı ordusuna karşı Sigetvar Kalesi'ni bir aydan fazla savundu. Kuşatma, Zrinski'nin kaleden yaptığı son bir çıkışta yeniçeri ateşiyle hayatını kaybetmesiyle sona erdi; ilginç bir tarihsel tesadüfle, Kanuni Sultan Süleyman da kale düşmeden bir gün önce, savaş meydanında değil doğal nedenlerle hayatını kaybetmişti. Fransız Kardinal Richelieu'nün sonradan "medeniyeti kurtaran muharebe" diye tanımladığı bu direniş, Osmanlı ordusunun Viyana'ya ilerleyişini geciktirdiği için hem Hırvat hem Macar tarihinde efsaneleşti.
"Hristiyanlığın Kalkanı" Unvanı
Bu yüzyıllar süren mücadele, Hırvatistan'a Avrupa'da kalıcı bir lakap kazandırdı: "Antemurale Christianitatis", yani Hristiyanlığın Ön Duvarı ya da Kalkanı. Hırvat soyluları bu ifadeyi aslında kendileri, 1494'te Papa VI. Aleksander ve dönemin Roma Kralı I. Maximilian'a yazdıkları bir mektupta kullanmışlardı: "Hristiyan ülkelerini her gün bir kale ve kalkan gibi savunuyoruz" diyorlardı. Papa X. Leo ise 1519'da bu unvanı resmen Hırvatistan'a verdi. Yani Hırvatistan'ın Türklerle ilişkisi bir sembol ortaklığı değil, yüzyıllarca süren, ağır bedelleri olan ama aynı zamanda her iki halkın da hafızasında derin iz bırakan bir cephe hattı hikâyesiydi.
Bir Gezgin Olarak Çıkardığım Ders
Split'teki Diokletian Sarayı'nın taş sokaklarında ya da Dubrovnik surlarının üzerinde yürürken insan bazen tarihin katmanlarını üst üste hissediyor; Roma, Venedik, Osmanlı akınları, Habsburg sınırları... hepsi aynı taşların üzerinde birikmiş. Bu yazıyı araştırırken öğrendiğim en değerli şey şuydu: bir sembolü gördüğümüzde ilk aklımıza gelen "tanıdık" hikâye çoğu zaman yanlış çıkıyor. Hırvatistan arması içindeki o küçük ay-yıldız, Osmanlı'yla değil, Osmanlı henüz yokken basılmış bir Orta Çağ sikkesiyle, hatta çok daha eski bir Akdeniz sembolizmiyle konuşuyor bize. Gerçek Türk-Hırvat bağı ise kalelerde, muharebe meydanlarında ve "Hristiyanlığın kalkanı" unvanında saklı. Bir sonraki kez Zagreb'de ya da Dubrovnik'te o bayrağı gördüğünüzde, belki siz de armanın taç kısmındaki o minik mavi kalkana yakından bakmak istersiniz; hikâyesi göründüğünden çok daha eski.



