Kıbrıs'ın tarihi, genellikle Venedik surları, Osmanlı fethi ya da yakın dönem siyasi ayrılıkla anılır; ama adanın en dramatik ve az bilinen sayfalarından biri, Birinci Dünya Savaşı yıllarında Mağusa'nın hemen kuzeybatısında kurulan bir esir kampında yazıldı. Karaolos mevkiinde — bugünkü adıyla Karakol Mahallesi'nde — İngilizlerin 1916'da kurduğu bu kamp, Çanakkale, Sina-Filistin ve Arap İsyanı cephelerinde esir düşen binlerce Osmanlı askerinin zorunlu konak yeri oldu. Hikâye hem askerî tarihin hem de Kıbrıs'ın çok katmanlı geçmişinin şaşırtıcı bir kesişim noktasını oluşturuyor.
Kampın Kuruluşu ve Esirlerin Mağusa'ya Getirilişi
Birinci Dünya Savaşı'nın en kanlı cephelerinden biri olan Çanakkale'de, ayrıca Sina-Filistin hattında ve Hicaz'da Arap İsyanı sırasında İngiliz kuvvetlerine esir düşen Osmanlı askerleri, savaşın ilerleyen aşamasında büyük gruplar hâlinde tahliye edilmeye başlandı. Kayıtlara göre 1916 yılının Eylül ayında, iki gemiyle taşınan yaklaşık 2.000 Osmanlı askeri Mağusa açıklarına getirildi. Gemiler, kentin sembol yapılarından Othello Kulesi'nin bulunduğu liman bölgesine yanaştı; esirler buradan sıkı güvenlik önlemleri altında, surların hemen dışındaki Karaolos'a yürütüldü. Seçilen bölge, hem limana yakınlığı hem de kontrol altında tutulmaya elverişli, şehir merkezinden izole konumu nedeniyle tercih edilmiş görünüyor.
Kaynaklarda geçen esir sayısı konusunda bazı farklılıklar bulunuyor; bu nedenle rakamı '‘yaklaşık 2.000’' şeklinde temkinli okumak daha doğru olur. Esirlerin önemli bir kısmının, savaşın sembol muharebelerinden Çanakkale'de esir düşmüş askerler olduğu belirtiliyor — bu da kampın, adadaki Türk-Kıbrıslı toplum belleğinde neden bugüne dek bir referans noktası olarak kaldığını açıklıyor.
Karaolos'ta Yaşam Koşulları
Kamptaki yaşam koşullarının ağır olduğu, konuyu inceleyen akademik çalışmalarda ortak bir vurgu. Esirlere verilen beslenme çoğunlukla haşlanmış ya da ezilmiş kabak türü sebzeler, arpa unundan yapılan ekmek, keçiboynuzu ve zeytinden oluşuyordu — savaş koşullarında adaya ulaşan kısıtlı erzakın bir yansıması. Pek çok askerin yanında yeterli kışlık giysi ya da ayakkabı bulunmadığı, bu durumun özellikle soğuk ve nemli mevsimlerde sağlık sorunlarını ağırlaştırdığı aktarılıyor. Su ve hijyen koşullarının da yetersiz olduğu, dönemin genel esir kampı standartlarıyla uyumlu şekilde kayıtlara geçmiş.
Bu koşulların bedeli ağır oldu: elimizdeki kaynaklara göre kampta tutulan Osmanlı askerlerinden 217'si esaret süresince hayatını kaybetti. Bu rakam da tıpkı toplam esir sayısı gibi, farklı kaynaklarda küçük sapmalarla aktarılıyor; yine de yüzlerce askerin gurbette, memleketinden binlerce kilometre uzakta hayatını kaybettiği gerçeğini değiştirmiyor. Mağusa'da bugün hâlâ ayakta olan bir Çanakkale Şehitleri Anıtı, kampta hayatını kaybeden askerleri anmak amacıyla inşa edilmiş durumda ve adadaki Türk toplumunun kolektif hafızasında bu dönemin izlerini taşıyor.
Kampın Kapanışı ve Sonraki Kullanımı
Savaşın bitmesinin ardından Osmanlı esirlerin tahliyesi hemen gerçekleşmedi; süreç yıllar sürdü. Kayıtlara göre esirlerin büyük bölümü iki ayrı grup hâlinde, 1920 yılının Şubat ayında anavatanlarına geri gönderildi. Bir kısmının ise savaş sonrası koşullarda Kıbrıs'ta kalmayı tercih ettiği belirtiliyor — bu da adadaki Türk-Kıbrıslı nüfusun demografik geçmişine dair ilginç bir ayrıntı oluşturuyor.
Osmanlı esirlerin tahliyesinin ardından Karaolos kampı boş kalmadı. 1920-1921 yıllarında bu kez Rus İç Savaşı'ndan kaçan '‘Beyaz Ordu’' mültecilerine ev sahipliği yaptı. Kampın en çok bilinen ikinci dönemi ise çok daha sonra, 1946-1949 yılları arasında yaşandı: İkinci Dünya Savaşı sonrasında Filistin'e yasadışı yollarla ulaşmaya çalışırken İngiliz makamlarınca yakalanan Yahudi mülteciler, aynı Karaolos arazisinde kurulan gözaltı kamplarında tutuldu. Bu ikinci dönem, uluslararası tarih yazınında çok daha fazla yer tutsa da, kampın kökeninin Birinci Dünya Savaşı'ndaki Osmanlı esirlerine dayandığı bilgisi genellikle geri planda kalıyor.
Bugün Mağusa'da Bu Dönemden Kalanlar
Karaolos'un fiziksel izleri günümüzde büyük ölçüde silinmiş durumda; bölgenin bir kısmı zamanla Birleşmiş Milletler Barış Gücü'nün (UNFICYP) kullanımına geçmiş araziler içinde kalıyor. Buna karşılık Mağusa surları içindeki Othello Kulesi, esirlerin adaya ilk ayak bastığı nokta olarak sembolik bir önem taşımaya devam ediyor; kule bugün ziyaretçilerin Venedik dönemi mimarisini gezerken uğradığı, kentin en çok fotoğraflanan yapılarından biri. Kentteki Çanakkale Şehitleri Anıtı da, gezginlerin genellikle atlayarak geçtiği ama Mağusa'nın çok katmanlı tarihini anlamak isteyenler için önemli bir durak niteliğinde.
Mağusa'yı ziyaret ederken sadece plajları, Varosha'nın hayalet kent atmosferini ya da Lala Mustafa Paşa Camii'nin (eski adıyla Aziz Nicholas Katedrali) gotik mimarisini görmekle yetinmemek, kentin bu az bilinen esaret tarihine de kısa bir mola vermek, ada tarihinin ne kadar katmanlı ve uluslararası olduğunu hatırlatıyor. Bir asır önce burada, savaşın acılarını binlerce kilometre öteden taşıyan askerlerin hikâyesi, Kıbrıs'ın tarih anlatısına eklenmesi gereken önemli bir parça olarak duruyor.
Kaynaklara göre farklılık gösteren rakamlar ve bazı ayrıntıların hâlâ tam netliğe kavuşmamış olması, konunun akademik çalışmalarda güncelliğini koruduğunu gösteriyor. Yine de temel çerçeve nettir: Mağusa, sadece bir Akdeniz limanı değil, aynı zamanda yirminci yüzyılın büyük çatışmalarının gölgesinde kalmış insanların da geçtiği bir durak olmuştur.



