Türk sinema tarihi kitaplarının neredeyse tamamında aynı cümleyle açılır: “Türk sinemasının ilk yerli filmi Ayastefanos'taki Rus Abidesinin Yıkılışı'dır.” Ancak bu cümlenin arkasında, bugüne kadar hiçbir kopyası bulunamamış, varlığı yalnızca dönemin gazete ilanlarıyla belgelenen ve akademisyenler arasında onlarca yıldır tartışılan gizemli bir yapım yatıyor. 1914 yılında, henüz Birinci Dünya Savaşı'nın ilk aylarında çekildiği öne sürülen bu kısa görüntüler, hem bir imparatorluğun yıkılan bir simgeye duyduğu öfkeyi hem de doğmakta olan bir sanatın belirsiz ilk adımlarını anlatır.
Ayastefanos'taki Anıt Neden Yıkıldı?
Hikâyenin kökleri, filmin çekildiği tarihten çok daha eskiye, 1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı'na (halk arasında bilinen adıyla “93 Harbi”) uzanır. Rus orduları İstanbul'un kapılarına dayanmış, bugünkü Yeşilköy'ün eski adı olan Ayastefanos'a kadar ilerlemişti. Savaşın ardından Ruslar, buradaki ilerleyişlerini ve zaferlerini ölümsüzleştirmek amacıyla bölgeye anıtsal bir yapı diktirdi. Bu anıt, on yıllar boyunca Osmanlı topraklarında bir Rus zaferinin somut hatırlatıcısı olarak durdu ve pek çok Osmanlı vatandaşı için gururu kırılmış bir milletin acı bir simgesine dönüştü.
Aradan onlarca yıl geçip Birinci Dünya Savaşı patlak verdiğinde, Osmanlı İmparatorluğu bu kez Almanya ve Avusturya-Macaristan'ın yanında, Rusya'ya karşı savaşan tarafta yer alıyordu. Böyle bir siyasi ortamda, İstanbul'un burnunun dibinde duran bu Rus zafer anıtının varlığı artık kabul edilir gibi değildi. Anıtın yıkılması kararı alındığında, bu yalnızca teknik bir yıkım işi olarak değil, aynı zamanda güçlü bir propaganda fırsatı olarak da görüldü: Bir zamanlar mağlubiyetin sembolü olan yapının ortadan kaldırılışı, halka ve müttefiklere gösterilmesi gereken bir “intikam” ve “diriliş” sahnesiydi.
Bugünkü Yeşilköy'ü ziyaret edenlerin çoğu, bu semtin bir zamanlar Ayastefanos adıyla anıldığını ve burada onlarca yıl boyunca yabancı bir devletin zafer anıtının yükseldiğini bilmez bile. Oysa 19. yüzyılın sonunda burası, Osmanlı başkentinin güvenliği açısından son derece hassas bir noktaydı; Rus ordularının payitahta bu denli yaklaşmış olması, dönemin Osmanlı kamuoyunda uzun yıllar sürecek derin bir travma bırakmıştı. Anıtın oradaki varlığı, sadece taştan bir yapı değil, aynı zamanda hafızalarda yaşayan bir yenilginin daimi hatırlatıcısıydı — bu yüzden yıkılışı, sıradan bir inşaat faaliyetinden çok daha fazla anlam taşıyordu.
Fuat Uzkınay ve Kamera Arkasındaki Belirsiz Hikâye
İşte tam bu noktada sinema devreye girer. Anıtın yıkılış anını görüntülemek üzere, dönemin Avusturya-Macaristan menşeli Sascha-Meßter-Film şirketinin teknik desteğine başvurulmuş olsa da, yetkililer bu hassas propaganda görevinin bir Müslüman Türk operatör tarafından yürütülmesinde ısrarcı olmuştu. Görevlendirilen isim, ordu kökenli bir subay olan Fuat Bey'di — sinema tarihine daha sonra Fuat Uzkınay adıyla geçecek olan kişi. Kaynaklara göre çekimler 14 Kasım 1914 tarihinde gerçekleştirildi ve ortaya yaklaşık 150 metre uzunluğunda, siyah beyaz bir film çıktı.
Filmin halka gösterimi ise çekimlerden yaklaşık bir buçuk ay sonra, 25-26 Aralık 1914 tarihlerinde, İstanbul Sirkeci'deki Ali Efendi Sineması'nda yapıldı. Dönemin gazetelerinde bu gösterime dair kısa duyurular yer aldı; ancak bugün elimizde bu duyurular dışında filmin varlığını doğrudan kanıtlayan hiçbir fiziksel iz — ne bir kopya, ne bir kare, ne de bir fotoğraf — bulunmuyor. Bu da filmi, Türk sinema tarihinin en tartışmalı ve en gizemli başlangıç noktalarından biri hâline getiriyor.
Fuat Uzkınay'ın hikâyesi de kendi başına ilgi çekicidir. Ordu içinde görev yapan, bu sayede askeri kayıtlar ve harekâtlarla ilgili görüntülemeler konusunda deneyim kazanmış bir isim olarak biliniyor. Sonraki yıllarda da sinemayla bağını sürdüren Uzkınay'ın adı, Türkiye'de sinemanın kurumsallaşma sürecindeki isimlerden biri olarak anılır. Ne var ki, kendisiyle ilgili bu erken dönem faaliyetlerinin büyük bölümü de, tıpkı Ayastefanos filmi gibi, dönemin kısıtlı belge ve arşiv imkânları yüzünden ayrıntılı biçimde belgelenebilmiş değil. Bu durum, Osmanlı'nın son yıllarındaki sinema faaliyetlerinin genel olarak ne kadar kırılgan bir şekilde kayıt altına alındığını da gözler önüne seriyor.
“İlk Türk Filmi” Efsanesi mi, Gerçeği mi?
Ayastefanos'taki Rus Abidesinin Yıkılışı'nın “ilk Türk filmi” unvanını taşıyıp taşımadığı, akademik çevrelerde uzun süredir hararetle tartışılan bir konu. Tartışmanın merkezinde son derece basit ama can alıcı bir gerçek yatıyor: Bu film bugüne kadar bulunamamıştır. Ne bir arşivde, ne bir koleksiyoncunun elinde, ne de yurt dışındaki bir sinema müzesinde filmin fiziksel bir kopyasına rastlanmış değil. Elimizdeki tek dayanak, dönemin basınında yer alan kısa haber ve ilanlar.
Bu boşluk, sinema tarihçilerini yıllardır ikiye bölüyor. Türk sinema tarihinin önde gelen araştırmacılarından Nijat Özön, filmin gerçekten çekilip çekilmediğini bizzat sorgulayanlardan biri olmuştu. Bir diğer önemli isim olan Burçak Evren ise konuyu dört olası senaryoya indirgeyerek özetlemişti:
- Film gerçekten çekildi, ancak banyo (developman) aşamasında yanarak yok oldu.
- Film hiçbir zaman fiilen çekilmedi; yalnızca bir çekim girişimi veya niyeti söz konusuydu.
- İddia, 1953 yılında dönemin araştırmacılarından Nurullah Tilgen tarafından sonradan kurgulanmış olabilir.
- Film gerçekten var oldu, ancak zaman içinde bakımsızlık ya da ihmal yüzünden kayboldu.
Bu dört olasılıktan hangisinin doğru olduğu konusunda kesin bir akademik uzlaşı bulunmuyor. Dolayısıyla “Türkiye'nin ilk filmi” ifadesini kullanırken temkinli olmakta fayda var: Bu, kesinleşmiş bir tarihsel gerçek değil, büyük ölçüde 20. yüzyılın ortalarında şekillenmiş ve zamanla yerleşmiş bir kabuldür.
Tartışmayı daha da karmaşıklaştıran bir başka nokta ise, “ilk film” tanımının kendisinin muğlaklığı. Örneğin, günümüz Yunanistan ve Kuzey Makedonya coğrafyasında doğup büyük bölümü dönemin Osmanlı topraklarında yaşamış olan Manaki Kardeşler'in çektiği “İp Eğiren Kadınlar” (1905) gibi yapımlar da bazı araştırmacılar tarafından “Osmanlı topraklarında çekilen ilk film” adayları arasında sayılıyor. Bu durum, “ilk Türk filmi” başlığının kim tarafından, hangi coğrafi ve kimliksel kritere göre belirlendiğine bağlı olarak değişebileceğini gösteriyor.
Kayıp Bir Filmin Bıraktığı Miras
Fiziksel bir kopyası elimize hiç ulaşmamış olsa da, Ayastefanos'taki Rus Abidesinin Yıkılışı'nın Türk kültürel hafızasındaki yeri tartışılmaz derecede güçlü. Bu film, sinemanın Osmanlı topraklarına henüz yeni yeni giriş yaptığı bir dönemde, teknolojinin doğrudan siyasi ve askeri bir amaç için — bir düşman simgesinin yıkılışını belgelemek ve bunu halka bir zafer anlatısı olarak sunmak için — nasıl kullanıldığının da ilk örneklerinden birini oluşturuyor. Bir bakıma bu yapım, sinemanın Türkiye'deki serüveninin sanattan çok propaganda ve belgeleme ihtiyacıyla başladığını gösteren çarpıcı bir kanıt niteliğinde.
Bugün Yeşilköy'de gezinen bir ziyaretçi, ne o dönemden kalma Rus anıtının izlerine ne de bu efsanevi filmin bir karesine rastlayabilir. Ama tam da bu yokluk, hikâyeyi daha da ilgi çekici kılıyor: Elle tutulur bir kanıt olmadan, yalnızca gazete sütunlarında yaşayan bir görüntü, bir imparatorluğun çöküş yıllarında yeni doğan bir sanatın ne kadar kırılgan, ne kadar belgesiz ve ne kadar tartışmalı bir zeminde filizlendiğini hatırlatıyor. Sinema tarihine meraklı biriyseniz, İstanbul'un bu unutulmuş köşesindeki hikâyeyi araştırmak, şehrin katmanlı geçmişine dair bambaşka bir pencere açabilir.



